Eze panoromik“Trenle gitme, trenin gittiği yerde bir şey yok, otobüse bin” demişti benim Paris’ten göç eden şoför. Èze köyü tepenin üzerine kurulmuşken, tepenin aşağısındaki deniz kıyısındaki yerleşim yerine ise Èze-sur-mer ismini vermişler yani “denizdeki Èze”. Karmaşıklığa yol açacak başka isim bulamamışlar mı ki? Buralarda iğne atsan düşmeyecek mevsimde tren istasyonundan yukarıya ring otobüs seferleri varmış ama Kasım’da bu köye çıkmanın tek yolu Nice’den saatte bir defa kalkan 82 numaralı otobüs.   

BirEze şehir içi kayanın üzerine kondurulmuş tek bir giriş çıkış kapısı olan bu orta çağ köyüne “Kartal Yuvası” denmesi gayet normal. Bu haliyle bana biraz San Marino’yu hatırlatıyor. Ancak bir farkla: San Marino bu coğrafi konumu sayesinde yüzyıllar boyunca savunup bağımsızlığını korumayı başarmışken; Èze, Barbaros Hayrettin’in Akdeniz’de cirit attığı yıllarda Türk gemilerine yenik düşmüş ve 1543 yılında Fransızlar adına işgal edilmiş.

1388’de bugünkü haliyle inşa edilen Èze’in 650 yıllık taş binaları artık incik boncuk vs. satılan butikler olarak işlev görüyor. Bir de iki michelin yıldızlı, bir espresso’nun 6.5, bir ana yemeğin 80-90 avro olduğu bir restorana ev sahipliği yapıyor. Kilisenin hemen yanında küçük bir mezarlık var. İsimler yine Nice’den aşina olduğum üzere Basso, Perrotto gibi İtalyan kökenli isimler.

Nietzche olmasa belki de Èze bugün Fransa’daki yüzlerce isimsiz orta çağ köyünden biri olarak kalacaktı. Dağa çekilip kendini dinleyen Zerdüşt’ün hikayesinin bir kısmını burada yazmış Nietzche. Bugün artık Nietche’nin isminin verildiği 420 metre rakımlı köyden aşağı plaja inen dik patikanın “Böyle Buyurdu Zerdüşt”e esin kaynağı olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Zaten aşağı inmesi bile 50 dakikamı alan patikada gide gele eminim Nietzche’nin düşünmek için epey vakti olmuştur.

Ses çıkmayan, insanın kendini dinlediği yolda, ters istikametten gelen en aşağı 10 kişiyle karşılaşıyorum. İstisnasız her biri, bu yabancıya selam veriyor. Esasında bu, ıssız dağa has bir durum yoksa  kasabaya indiğimde öyle bir durum söz konusu değil. Patikanın sonuna geldiğimde 3 Amerikalıyla karşılaşıyorum. Daha henüz yola başlamamışlar, içleri kıpır kıpır. Bana köyü ve yolu soruyorlar. Aşağıdan baktığımda köy gözükmüyor bile. “Size sadece iyi şanslar dilerim” deyip Èze defterini kapatıyorum.

Menton

Menton

Bizim 500T misali Cote D’Azur’ü Nice’ten başlayıp boydan boya sahil şeridinden geçen 100 numaralı otobüs ile son durağa, İtalya sınırındaki Menton’a ulaşıyorum. Yaklaşık 500 sene boyunca Monaco Prensliği’ne bağlı olan bu şehir 1848’de limon ihracatına konulan vergiler sebebiyle prenslikten bağımsızlığını ilan ediyor. 12 yıl sonra meşruluğu tartışılan bir plebisit ile Fransa’ya dahil ediliyor. Ancak sarı badanalı yeşil panjurlu taş binalarıyla son derece İtalyan görünüyor.

Şirin bir eski şehri var Menton’un. Bir cadde boyunca uzanan ardı ardına kafelerde bir canlılık var. Yemek yediğim yere sınırı soruyorum. “Denizi takip et, 15 dakika sonra sınırdasın” diyor restoran sahibi. Açıkçası Holanda – Almanya sınırındaki gibi sadece bir tabela bekliyordum.

Menton sınırGel gör ki polis ve askerlerin kontrol yapmasa da bekledikleri bir sınır mevcut. İtalya’ya geçer geçmez hemen 20 – 30 metre ileride bir tekel bayi var. Fransız plakalı bir çok araba sınırı geçiyor ve tekelin önüne çekip alışverişini yapıp sonra tekrar Fransa’ya dönüyor.

Ellerinde kocaman bir Pernod Ricard kolisi olan, aksanından Britanyalı olduğunu düşündüğüm bir kadına bu kadar çok fark var mı diye soruyorum. Sigarada ve ağır alkolde çok farkettiğini söylüyor. Araştırmacı gazeteci olarak hemen fiyat araştırmasına giriyorum. 1 lt. J&B İtalya’da 16,90€, Monaco’da markette 28,82€, Nice havalimanında AB içi duty free’de 31€. Gerçekten de bırak Menton’da yaşamayı, 30km ötedeki Nice’te yaşasan bile bu fiyatlara değer.

Gün artık yavaş yavaş batmaya başlarken son bir Monaco’ya uğramanın ve maça gitmenin vakti geliyor.

Kategoriler: Fransa

0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir