Google’a Provence diye yazınca ilk çıkan görseller alabildiğince uzanan lavanta tarlaları olur. Provence ziyaretinde bu görüntüyle karşılaşmak için temmuz – ağustos gibi gelmek gerekiyor. Oysa ki bizim geldiğimiz takvimin kasıma döneyazdığı bu günde şiddetli yağmurun altında kasvetli bir hava var. Gün ortasında olmamıza rağmen içimizi karartan gri hava gri gökyüzü, aynı renkteki binalara karışıyor. Bu izbe binalardan arabesk müzik yükseliyor, türbanlı kadınlar, çember sakallı adamlar sağımızdan solumuzdan geçiyor. Bu görüntü zihnimde yer alan ve bu yüzden yıllardır hiç gelmeye tenezzül etmediğim Marsilya imajı ile son derece örtüşüyor. Şehrin merkezi eski limana çıkan caddeler bile bir Batı Avrupa şehrinden ziyade Arap şehrine benziyor.

Zaten Marsilya ile ilgili tek hayalim olan Velodrome Stadı’nda PSG maçına gitmek, biletlerin 2 hafta boyunca sadece kulüp kartı olanlara satılıp, genel satışa çıkan biletlerin en ucuzunun 250 avro olmasıyla başlamadan bitti. Nihayet limana indiğimizde Ankaragücü gecekondu taraftarından hallice olan Marsilya taraftarlarının tezahüratları ve meşale dumanları bizi karşılıyordu.

M.Ö. 600’de Foça’dan getirilen yerleşimcilerle Yunanlar tarafından kurulan şehrin 2600 yıllık limanı hala daha özel yatlara hizmet ediyor. Elbette ki bu liman şehrinin alametifarikası deniz ürünleri. Biz de soluğu çeşitli mecralarda puanı hayli yüksek olan Toinou’da alıyoruz. Self servis lokanta gibi olan bu yer fiyat yönünden de epey avantajlı. Kocaman bir tepsiye 17 avro veriyoruz.  Ne yazık ki ben yengeç çorbasından zehirleniyorum. Şiddetli yağmur ile bu durum birleşince Marsilya turu bizim için erken tamamlanıyor.

Provence Şarapları
Bellet Bağları

Bellet Bağları

Mevsim bize lavanta tarlalarına gitme imkanı sunmasa da hala daha ziyaret edebileceğimiz üzüm bağları var. Yunanlar ilk yerleştiğinden bu yana bölgede şarapçılığın olduğuna inanılıyor. M.Ö. 125’te Romalılar buraya geldiklerinde tam da Alp Dağları’nın güneyinde yetişen Provence şaraplarının ünü çoktan almış yürümüş. Bölgede bugün 9 değişik tip şarap bandrolü var. Biz Bellet şarapları üreten Cheteau de Bellet’ye konuk oluyoruz. Tam da bira üretimine başladığım, mayalama ve fermantasyon gibi konular hakkında bilgilenmeye başladığım bir dönemde konu benim için fazlasıyla ilgi çekici.

Gittiğimiz şatonun ilginç bir hikayesi var. 18. yüzyılda bir baron buraya bir bağ ve bağın eteklerine şaro kuruyor. Baronun eşi ölünce, eşinin anısına bir de kilise inşa ediyor. Gel zaman git zaman bağacılıkla uğraşmak istemeyen varisler, bağı ve kiliseyi satıp, şatoda oturmaya devam ediyorlar. Bugün kilise, kutsal alan olmaktan çıkarılarak bağın ofisi olarak işlev görüyor.

Şişelerin üzerinde “Bellet ürünüdür” diye bir etiket var. Bu etikete sahip olmak için bölge şarap kurulunun belirlediği bazı koşullara uyulması gerekiyor. Örneğin Bellet şarapları için 3 yaşından büyük bağlara harici sulama ve ilaçlama yapılamıyor. O sene yağmur yağmadı ya da böceklenme yaptı, geçmiş olsun o sene mahsül yok. Eğer bölgenin belirlediği kurallara uyulmaz ise bandrol verilmiyor ve sadece “Fransız Şarabı” ibaresi ile satışa çıkarılıyor.

Turun sonunda şarap tadımı bizi bekliyor. Hiçbir zaman iyi bir şarap tadımcısı olamadım. Bize 3 farklı şarap sunuyorlar, şu üzüm bu üzüm diyorlar ama açıkçası benim için hepsi aynı.

Roma’nın İzinde
Pont du Gard

Pont du Gard binlerce yıldır dimdik ayakta

Provence ismi latincede “Provencia Nostra”dan geliyor. İtalya dışında Roma’nın M.Ö. 2. yüzyılda fethettiği ilk topraklar olan buraya bizim vilayet/eyalet ismini vermişler. Gel zaman git zaman ismi sadece Provence olarak kalmış. İtalya – İspanya arasında ticaret yollarında bir köprü vazifesi gören bu bölgede haliyle de günümüze kadar ulaşan bir çok eser hatta kasaba var. Ne yazık ki zamanımız kısa, seçim yapmak zorundayız. Seçimimizi Pont du Gard’dan yana kullanıyoruz.

Nimes’e su taşımak için 40 yılında tamamlanan Pont du Gard,48.8 metre ile  Roma döneminde yapılan en yüksek ve aynı zamanda en iyi korunan su kemerlerinden bir tanesi. Tahminen 6 yüzyıl boyunca su taşıma görevini yerine getirdikten sonra derebeylerin parayla geçişe izin verdikleri bir köprü olarak kullanılmasıyla günümüze kadar gayet iyi bakılmış ve iki bin yıldır dimdik ayakta.

Narbonne, Arles, Nimes, Orange gibi birçok Roma döneminden kalma kasabayı “artık bir sonraki sefere” diye geride bırakıp yönümüzü bir başka tarihi şehre Avignon’a çeviriyoruz.

♫Sur le pont d’Avignon♪
Palais de Papes

70 yıl boyunca Papalara ev sahipliği yapmış Gotik saray

Şehirden de, köprünün kendisinden de ünlü, 15. yüzyıldan kalma şarkısıyla Avignon, Akdeniz kıyısındaki şehirlerin aksine ısıran bir soğukla karşılıyor bizi. Tren istasyonundan çıkar çıkmaz bizi karşılayan Papalık döneminden kalan şehir duvarları pek ihtişamlı durmasa da şehrin tarihi özellikleri hakkında hemen bir fikir veriyor. Rhone nehrinin kenarına kurulan bu şehir adını Keltlerden alacak kadar eski, MÖ. 6 yüzyılda kurulmuş. Bugün şehrin içinde yer alan 173 bina tarihi eser konumunda. Bunlar içinde hiç şüphesiz en görkemlisi ve önemlisi Palais de Papes.1306 yılında Fransız Papa Clement V’in papalığı Roma’dan Avignon’a taşıması ile 7 Papa ve 67 yıl boyunca bu Fransız Kasabası, katoliklerin merkezi oluyor. Papalığı korumak için çok devasa şehir duvarları örmeseler de kalınlığı 6 metrelik taşlardan inşa edilen devasa gotik saray gereken korumayı sağlıyordu. Napolyon döneminde kışla ve hapishane olarak hizmet veren sarayın haliyle kalın duvarları dışında içinde görecek bir şey yok. Bu sebeple bu turistik ziyareti daha anlamlı kılmak için sanal gerçeklikten faydalanmışlar. Girişte herkesin eline tutuşturulan Ipadleri boş duvarlara tutunca çıkan hayali görseller ve konuşmalar eşliğinde yaklaşık 2 saatimiz geçiyor burada.

Avignon Köprüsü

Avignon Köprüsü

Böylece bilinen adıyla Avignon, resmi ismiyle Saint-Benezet köprüsüne tam da kapanmadan, gün batımında yetişiyoruz. Rivayet odur ki, 12. yüzyılda bir çoban olan Benezet, rüyasında Hz. İsa’dan köprüyü yapması emrini alır. Bunu köy ahalisinde söyleyince elbet de dalga geçilir ama köprüyü yapmak için gerekli blok taşları tek başına kaldırıp mucizeler gerçekleştirince, köy imana gelir ve 21 kemerden oluşan köprüyü inşa ederler. Ancak Rhone nehrinin sürekli taşması ve azması ile köprü zarar görür. Her ne kadar Lyon’dan Akdeniz’e açılan tek geçit olsa da köprünün tamir masraflarını karşılamak mümkün değildir ve bu 21 kemerden bugün geriye sadece 4 tanesi ayakta kalır. Yarısı yıkık köprü bugün nehrin ortasında sonlanıyor.

İki ara bir dereye sıkıştırmak zorunda kaldığımız Provence ne yazık ki geride hala görülmesi gereken birçok kasabası ile arkamızda bırakıyoruz. Belki yine geliriz, hem o zaman mor lavanta tarlalarını görmek de nasip olur.

Kategoriler: Fransa

0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir