3. günün sabahında yönümü İsrail’in en kuzeyine çeviriyorum. Yaklaşık 2.5 saatlik bir otobüs yoluculuğu ile vardığım Akka, eski zamanlardan itibaren önemli bir liman şehriymiş. Surları halen daha sapa sağlam duran eski şehir UNESCO koruması altında. 11. Yüzyılda şehri ele geçiren buraya bir kule ve han inşa etmiş. Daha sonra Osmanlılar zamanında cami, ve hamam inşaları ile şehir zenginleştirilmiş. 19. yüzyılda Hayfa’ya çok daha büyük bir liman yapılınca burası da önemini yitirmiş. Hayfa’ya trenle yarım saat mesafedeki bu şehre 3 saat ayırmak ziyadesiyle yeterli. Açıkçası fazla da bir şey yok. Muhtemelen UNESCO’nun eski sur fetişi sebebiyle korunma altına alınmış.

Hayfa
Hayfa limanı

Bahai Türbesi ve arkada Hayfa limanı

Daha sonrasında Hayfa’ya dönüp otelime yerleşiyorum. Otelin sahibi Rusya’dan göçen bir Yahudi. Resepsiyonun arkasında kocaman bir dünya haritası var. Otele gelen misafirlerin memleketlerini harita üzerinde pinliyormuş. Türkiye’den gelen ilk misafirmişim. Bana neden Türkiye’den kimsenin gelmediğini soruyor. Bu seyahati teklif ettiğim birkaç arkadaşımın “ne işimiz var İsrail’de!” tepkilerini aklımdan geçirip, insanlar vize işlemleri ile uğraşmak istemiyorlar herhalde diye yanıtlıyorum. Sonrasında derin bir sohbete dalıyoruz.

Otel sahibi, İsaril’in sosyalist bir devlet olarak kurulduğunu ama gün geçtikçe tamamen dindar bir devlet haline gelmesinden yakınıyor. Gerçekten de ülke genelinde 300’ü aşkın sayıdaki kibutz adı verilen yerleşim birimlerinde insanlar komün hayatı sürüyorlar. Otel sahibi din okullarından çıkan ekstrem Yahudilerin, inanç gereği bilgisayar kullanmadığını bu yüzden iş hayatında hiçbir işe yaramadıklarından dem vuruyor. En son olarak daha laik bir devlet temenni edip, “bize bir Atatürk lazım” diyerek tamamlıyor.

İsrail’in para birimi şekel. Bir lira iki şekel ediyor. Hostellere gecelik 80-90 şekel ödedim. Ancak iş yemeğe gelince fiyatlar birden çığırından çıkıyor. Her ne kadar porsiyonlar çok büyük olsa da McDonald’s’ta bir menüye ya da sabah kahvaltısında bir menemene 50 şekel vermek biraz koydu. Bu arada menemene şakşuka diyorlar.

Sabah Hayfa turist ofisine giriyorum. Türk olduğumu öğrenince, “biz sizinle kardeşiz, biz sizi çok seviyoruz ama sizin çok yanarlı dönerli bir başbakanınız var” diyorlar. Hayfa bir dağın yamacına kurulmuş bir ağır sanayi limanı. Şehrin görmeye değer tek bir yeri var, o da Bahai bahçeleri.

bahai bahçeleri19. Yüzyılın başlarında İran’da Baha’ullah adında biri çıkıp kendisini yeni bir peygamber olarak ilan ediyor. İran adamı Osmanlı’ya kovalıyor. Osmanlı’da Baha’ullah’ı Haifa’ya sürüyor. Baha’ullah burada ölüyor ve oğlu burada onun adına bir türbe yaptırıp kendini dini yaymaya adıyor. Bugün, Bahai dinine inanan 6 milyon kişi varmış ve dünyanın en hızlı yayılan diniymiş. Türkçe bile dini anlatan broşürleri vardı.

Bahai bahçeleri UNESCO dünya mirası listesinde yer alıyor ve Bahailerin kutsal mekanı. Böylelikle şu 3 günde kaç dinde hacı oldum, sayamadım. Türbeye ziyaretleri öğlene kadar kabul ediyorlar ve bahçeyi dolaşmak için mutlaka ücretsiz düzenlenen turlara katılmak gerekiyor. İngilizce düzenlenen tur saat 12’de başlıyor. Yine de turlar için önceden İnternet sitesini kontrol etmekte fayda var.

Kategoriler: İsrail

0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir