Her ne kadar Eda otobüsün koktuğunu iddia etse de ben pek bir şey hissetmiyordum. Fazlasıyla, filtreli camın arkasından yolları izlemekle meşguldüm. Varedero’dan çıktıktan sonra geçtiğimiz köylerin çehresi değişmiş, tek katlı boyasız, çatıları alüminyum doğrama ile kaplı gecekondular, asfaltsız toprak yollar ile filmlerde gördüğümüz klasik Latin Amerika varoşlarından yol almaya başlamıştık.

Trinidad gecekondu

3 çarmıhın arkasında Trinidad gecekonduları

Burada ev sahibi olmak pek de kolay bir iş değil. Ev satışı ya da ev kiralamak gibi bir şey “gelir sağlamak” anlamına geldiği için yasak. Tek yolu devletten toprak almak. Uzuuunn bürokratik işlemler sonucunda inşaat izni almak ve sonrasında ciddi bir masraf olan ithal inşaat malzemelerini edinmek gerekiyor. “Bu yüzden 3-4 jenerasyon bir arada yaşıyor çünkü bunu karşılayabilmek hiç de kolay değil” diyor Osvaldo.

Esasında kendisi güneyde bir şehirden. Üniversite için Havana’ya geliyor, burada inşaat izni alınmış bir arazisi bulunan bir kadınla göstermelik evlilik yapıyor. 5 senenin sonunda tapuyu üzerine geçirme hakkını alıyor. Parayı ödüyor ve boşanıyorlar. Şimdi iki oda bir salon tek katlı bir evleri var. Bir odasında Osvaldo eşi ve iki çocuğu ile, diğer odasında kardeşi, onun eşi ve kızı toplam 7 kişi yaşıyorlar. Evin ikinci katını çıkabilmek için izin almaya çalışıyorlar. Böylelikle kardeşi ile farklı katlarda yaşayabilecekler. “Biz bu konuda şanslıyız” diyor kendi evleri olduğu için. Esasında bu şans değil, senelerce bunu yapmak için büyük uğraşlar vermiş.

Eda burası için Mısır’ın medeni hali demişti. Gerçekten de buradaki insanların hiçbir kıro davranışı yoktu. Ya da Mısırlılar gibi arabesk değillerdi. Varoşların bağrından kopan müzikler bile oldukça eğlenceliydi ve insanlar tüm bu fakirliklerine karşın hayattan keyif alıyorlar gibi görünüyordu. “Hayat bizim için yeterince zor. Bir de eğlenmezsek depresyona gireriz” demişti Osvaldo.

Trinidad

Bu sefaletin içinde en dikkat çekenler ise öğrencilerdi. Tertemiz üniformalarının içinde parlıyorlardı. Öğrencilerin üniformaları devlet tarafından ücretsiz veriliyor. Sosyalizm sonrası Fidel’in belki de yaptığı en yararlı icraat en ücra ve fakir köylere bile okul ve hastane hizmetini bir şekilde getirmiş, tüm köylüler için okuma-yazma seferberliği ilan etmişti. Osvaldo’da sağlık hizmetlerinin oldukça iyi çalıştığını söylemişti. İlaç bulma konusunda da pek sıkıntı yaşamıyorlarmış. Havana’da bir adet eczane müzesi bile var. Zaten eski şehirdeki eczaneler müze kıvamında.

Plaza Mayor

Plaza Mayor

Trinidad’a öğle saatlerinde varıyoruz. Bisiklet taksiler ve Casa sahipleri hemen otobüsün etrafına doluşuyorlar müşteri kapmak için. Varadero’da hiç görmediğimiz sahnelerdi bunlar. Yine de Türkiye’de bokunu çıkartıp turistin kolundan çekerek mağazasına sokmaya çalışan esnafları düşününce buradaki insanlar son derece medeni kalıyorlar.

Bir İspanyol koloni şehri olarak 1514’te kurulan Trinidad, şeker ticareti için önemli bir şehirken sonrasında adanın diğer taraflarında da şeker kamışı ekilmeye başlanınca 1850’li yıllarda olduğu yerde kalmış. Sonrasında Batista’nın Trinidad’ ı milli hazine ilan etmesi, 1988’de de UNESCO Dünya Mirası’na girmesiyle şehir 150-200 sene önce nasılsa o halde duruyor.

Trinidad sokakları

Trinidad sokakları

Aşırı sıcak hava saat 18’den önce dolaşmayı imkansız kılıyor. Belediye meclis binasının bulunduğu Plaza Carillo’dan, iki tarafına hepsi birbirinin aynısı hediyelik eşyaları satan dükkanlarla bezeli arnavut kaldırımlarında yukarıya çıkıp Plaza Mayor’a ulaşıyoruz.Hepsi ayrı bir pastel renge boyanmış rengarenk binaların arasından geçip 100m ötedeki kiliseye varıyoruz. Oradan sağa dönüyoruz veeee… Bu kadar bitti! Buradan sonra artık gecekondular başlıyor.

Yürümeyi oldukça zorlaştıracak kadar arnavut kaldırım taşlarının çıkıklaştığı, özenle boyanmış dış cephelerinin aksine içinde hiçbir mobilyanın bulunmadığı gecekonduların arasında dolanıyoruz. Dişleri dökülmüş bir teyze ile yine anahtar kelimeler aracılığı ile anlaşıyoruz:

-Pais?

-Turquia!

– Ah!

Belediye'nin önünde beyzbol oynayan çocuklar

Belediye’nin önünde beyzbol oynayan çocuklar

Başka bir şeyler diyorsa da zaten anlamıyorum. İlk başlarda bir şeyler isteyecekler ya da satmaya çalışacaklar diye sokakta konuşmaya çalışan insanlara yüz vermiyorduk. Zamanla esasında niyetlerinin bu olmadığını sadece turistlerle konuşmak istediklerini ve ülkeleri hakkında ne düşündüğünü merak ettiklerini anılmaya başladık. Mesela sokakta yanlışla çarpıştığımız koca göbekli amca, Türkiye’den geldiğimizi öğrenince hemen saymaya başlıyor: “Sultan Süleyman, İbrahim Paşa, Ezel…”  Her seferinde ne kadar süre Küba’da kaldığımız, nerelere gittiğimiz gibi biraz seceremizi dökermiş gibi ama tamamen iyi niyetle meraktan sorulan sorular sonrasında, “bak bugün şu arka sokakta pazar var. Ucuza puro istiyorsan oradan alabilirsin” diye bize yardımcı olmaya çalışıyorlar.

Playa Ancon

İkinci gün o sıcakta yapılabilecek yegane mantıklı şey denize gitmekti. 8 dolara taksiyle anlaşıp pek sıkça kitaplarda bahsedilen Playa Ancon’a gidiyoruz. Anlatıldığına göre bembeyaz kumu ile güney kıyılarının en güzel sahiliymiş. Üç tane otel varmış, dördüncüsü inşa ediliyormuş. Böyle anlatılınca kafamızda Varadero sahili gibi bir yer hayal ediyoruz. Alakası bile yok. Yosunlu ve hamam suyu kıvamındaki sıcaklığı ile hiç de çekici olmayan denizi ile tam bir hayal kırıklığı.

Bir satıcı yaklaşıp hindistan cevizi suyu isteyip istemediğimi soruyor. İçine rom koyarsam 4 dolar diyor. Bir yudum alıyorum, hiç rom tadı yok. Rom koymayı unuttuğunu söyleyince, eline şişeyi kapıp geliyor. Başlıyor hindistan cevizinin içine dökmeye. Bir noktada Eda, “İlker, yeter!” diyor. Hindistan cevizinden taşana kadar, takriben 15-20 cl kadar romu boşalttıktan sonra, dönüp “şimdi oldu mu?” diye teyit alıyor. İşte şimdi bu ödediğim 4 dolar yaptığım sefa pezevenkliğine değer hale geliyor.

Küba Mutfağı
Istakoz

Istakoz

Istakoz, burada fazlasıyla bulunan bu sayede oldukça ucuza mal olan bir yiyecek. Akşamına Miriam bizi mangala attığı ıstakozlar ile karşılıyor. Çorba, salata, devasa bir ıstakoz ve dondurmadan menüye sadece 10 dolar veriyoruz. Elbet bu fiyatlar ve menüler anca turistlerin karşılayabileceği seviyede. Yoksa yerel halkın öyle ıstakoz yediği falan yok.

Hem erkeklerin hem de kadınların kocaman göbekli ve popolu olmaları dikkatimi çekmişti. Öyle her yıl kainat güzellik yarışmasını kazanan tipte Latin Amerikalı kadınlarla pek karşılaşmıyorduk. “Genel beslenmemiz pilav ve şekere dayalı. Et çok pahalı. Böyle bir diyetle kilolu olmamız kaçınılmaz” demişti Osvaldo. Gerçekten de sonrasında denk geldiğimiz bir yemekte ortaya üç tip pilav geldi.

Kara fasulye ile birlikte yapılan ve bu sayede pilavın fasulyenin rengini aldığı “Moros y Cristianos” en tipik Küba yemeği. Neredeyse her restoranda bulunabilir. Bunun yanı sıra bir tür bezelye ile yapılan sarı bir pilav ve en son olarak bildiğimiz düz beyaz pilav orta üçlüyü tamamlıyor. Genelde sulu yemek kültürü olan Küba’da et olarak ulusal yemeği ise “ropa vieja” denilen tiftiklenmiş et.

Bir web sitesi aracılığı ile dolmuşumuza yancı buluyoruz. Böylelikle Havana yolunda taksi ücretini Kanada’da yaşayan, Fransız olduklarını söyleyen çekik gözlü bir çiftle paylaşacağız. İki kişi için 70 dolar ödeyerek, 90 model Peugeot 309 ile düşüyoruz Havana yollarına.

Bu serideki Tüm Yazılar:

  1. Bölüm: Varadero
Kategoriler: Küba

1 yorum

Yüksel Dalgıç · 28 Haziran 2019 08:37 tarihinde

Daha ayrıntılı olmasını beklerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir