Görünüşüne bakılırsa göçmendi. Somurtuk bir suratla ayakalarını sürüye sürüye geldi. Hiçbir şey demeden elindeki çelenk adı verilen, bizim kahvehanelerde çay taşımak için kullanılan tepsilerden iki bardak birayı masaya bıraktı. Bardak altlığına iki çizik attı ve gitti. Belli ki bu bizim adisyonumuz olacaktı.

İngilizce menüyü almak ve siparişimizi verebilmek için garsonun sigara molasını bitirmesini bekledik. Bu sırada önümüzdeki 20 cl’lik bardaklarda servis edilen biralar çoktan bitmiş, yerine yenileri gelmişti bile.

Köln Birahaneleri ve Kölsch

köln birahaneleri

Köln’de, Almanya’nın genelinin aksine geleneksel olarak ale bira üretiliyor. Lager biranın ülke genelinde daha çok yaygınlaşması üzerine yerel bira üreticileri mesleğe yeni başlayan gençlere “en kaliteli malzemeden en iyi ale birayı üreteceklerine” dair yemin ettirmeye başlıyorlar. Bunu yaptıklarında takvimler 1605 yılını işaret ediyordu. Bundan tam 375 yıl sonra ise ürettikleri bu ale biralar bir standarta bağlanıyor ve nasıl ki ve şampanya sadece belli bir bölgede üzümlerden yapılıyor, Köln’ün 50 km civarındaki biranelerin ürettiği bu ale bira da Kölsch olarak satılıyor.

Nasıl ki tapas, içkinin yanına eşlik etmesi için ortaya çıkmışsa, burada da biranelerin mutfakları Kölsch’e eşlik etmesi için çalışıyor. Almanya’nın medarı iftarı sosis başta olmak üzere, Şinitzel, tafelspitz, gulaş gibi bölgesel yemekler menülerde yer alsa da Köln’e ait bir yemek hemen dikkat çekiyor: Sauerbraten.

sauerbraten

Almanya’nın başka bölgelerinde domuz ya da dana etinden yapılsa da burada at eti kullanılıyor. Orta Asyalı atalarımızın ana besin kaynağı olduğunu düşünerek hiç düşünmeden siparişi veriyorum. Garsonun suratında yine hiçbir ifade yok. Hı hı diyerek siparişi alıyor.

Üzümlü bir sos ve tatlı bir elma püresi ile servise edilen bu yemek fazlasıyla tatlı geliyor. Bira içiyorum, ekmek yiyorum ama yok yani bu kadar tatlı bir yemeğin hiçbir şekilde gideri yok.

Mekanın tuzu kuru. Öğlen ikide siesta’ya girip akşam saat beşte yeniden açıyorlar. Bizim somurtuk garson tahminimce “hadi kapatıyoruz” minvealinde Almanca bir şeyler söyleyip hesabı getiriyor. Yan masamızdaki beş kişi “alman usülü hesap” tanımının canlı örneğini sergiliyorlar. Ellerinde telefonun hesap makinesi ile kalem kalem yiyip içtiklerini ve kendi paylarına ne düştüğünü hesaplıyorlar. Bu sırada ben de elimdeki kitaptan Almanya’da bahşiş diye bir kavramın olmadığını okuyorum. “Bütün garsonlar böyle suratsız ise ne bahşişi olacak!” diyerek konuya açıklama getiriyor Eda.

Köln Katedrali

köln katedrali

Köln, her ne kadar Almanya’nın dördüncü büyük şehri olsa da turistik anlamda cezbeden tek bir noktası var: Almanya’nın en büyüğü olan katedrali.

Esasında Köln, Roma İmparatorluğu’nun Kuzey’deki son noktası. Barbar kavimlerini geçemeyen Roma, Ren nehri kıyılarına bir karakol kuruyor ve ismini de Colonia Agrippina koyuyorlar. Yani Agrippina Kolonisi. Kısacası bugün tıraş sonrası suratımıza sürdüğümüz sıvının ismi koloni kelimesinden gelmektedir.

Hal böyle olunca 88 yılından beri Köln piskoposluğu bulunmaktadır ve katolik kilisesinin temelleri Almanya’nın birçok yerine göre çok daha sağlamdır. Bu temeller atıldıktan yaklaşık 1100; Köln kilisesi başpiskoposluk seviyesine yükseltildikten 300 sene sonra bu defa Kutsal Roma İmparatorluğu, bu şehrin daha büyük bir katedrali hakettiğini düşünerek yeni büyük ibadet merkezinin temellerini atar. Ancak savaşlar ve katedralin yapım ödeneğinin sıksık kesilmesi ile inşaat yaklaşık altı yüzyıl sürecek ve 1850’lerde anca tamamlanacaktır.

Şu an Almanya’nın en büyük katedrali olan bu yapı tüm heybeti ile daha tren garından çıkar çıkmaz bizi karşılıyor. Katedralin dışında 1945’ten kalma fotoğraflar var. Savaşta Köln tamamen yıkılmış, bir tek katedral ayakta kalmış. Ateistler bunu nasıl açıklayabilir, bilemiyorum.

Katedralin heybetli kapısından girmeden önce dışarıdaki mermer heykellere takılıyoruz. Herbiri ustalıkla işlenmiş, kim bilir neleri sembolize ediyorlar. İçerideki semboller ise usulca güneş ışığının girmesine izin veren muhteşem vitraylarda yansıtılmış.

Yan yana biraevlerinin dizildiği meydanlardan geçip kendimizi Ren nehri kıyısına atıyoruz. Akşam koşusuna çıkmışlar sağımızdan solumuzdan geçerken biz artık çamur rengindenki nehre ve üzerinde Düsseldorf gibi nehir boyunca oluşturulmuş diğer şehirlere giden feribotlara bakıyoruz.çikolata müzesi

Yolumuzun sonunda ise Lindt tarafından oluşturulmuş çikolata müzesi var. Tamam bir Charlie’nin Çikolata Fabrikası  kadar olmasa da interaktif oyunlarla çocuklar için son derece eğlenceli olabilecek bir müze. Kakao bitkisinin meyvesinden, dünyada üretildiği yerlere, ilk çikolatanın yapıldığı Azteklere kadar bir o kadar da öğretici bir müze tasarlamışlar. Basit bir fabrika modellemesi ile sağımızdan solumuzdan çikolata yerken, bir yandan da kakaonun nasıl çikolataya dönüşüp paketlendiğini de gözlemliyoruz.

Brühl ve Aachenbrühl

Köln orta çağda “serbest ticaret şehri” statüsü kazanınca Köln bölgesinin başpiskoposu aynı zamanda Kazanova’nın yakın arkadaşı Clemens August, şehre trenle 10 dakika mesafedeki Brühl’e 18. yüzyılda büyük bir saray inşa ettiriyor. Sarayı görünce bu din adamlarının nasıl bir parayı cebe indirdikleri benim hayal gücümü aşıyor.

1984 yılından beri UNESCO dünya mirası listesinde olan sarayın zorunlu rehberli turunda bizleri 45 dakika boyunca oda oda gezdirip, August’un nasıl bir sefa pezevenki olduğu, şahinlere olan düşkünlüğü ve en son olarak da saraya mavi – beyaz fayanslarla bir Türk hamamı inşa ettirdiği anlatılıyor.

Son durağımızda ise Köln’e bir saat mesafedeki Aachen var. Her ne kadar termal kaplıcalar Roma döneminden beri kullanılsa da esasında Aachen’a gitmemizin tek bir sebebi var: Şarlman.

Roma İmparatorluğu yıkıldığından bu yana siyasi otorite boşluğunun bulunduğu Batı Avrupa’da, bu Fransız, önce Frank topraklarına ardından Belçika, Hollanda, Almanya topraklarını fethedip, ardından da Papalık’tan icaz da alarak kendini Roma İmparatorluğu’nun halefi ilan eder ve Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nu kurarken topraklarının merkezindeki Aachen’ı da başkent ilan eder. İşte bu başkentin 805 yılında tamamlanan katedrali, 1978 yılında UNESCO’nun dünya mirası listesine aldığı ilk 12 eserden bir tanesi.aachen

Aachen tren istasyonundan çıktıktan sonra katedral yaklaşık 15 dakika yürüme mesafesinde. Hem pazar olması hem de fırtına uyarısı yapılması ile bu 15 dakikalık yol boyunca tek bir kişi bile görmüyoruz sokaklarda. Tüm dükkanlar kapalı. Diğer büyük katedraller gibi önünde bit meydanın olmaması katedralin etrafının çeşitli binalarla çevrili olması sebebiyle katedrali geniş bir açıyla görememiş olmak – ve tabiki fotoğraf çekememek – katedralin ihtişamını biraz köreltiyor. Üstelik burası için küçük sayılabilecek bir kapısı var. İçi ise son derece süslü. Yine devasa vitraylar ve süslü duvarlar bizi karşılıyor.

Genelde kiliselerin hazine bölümüne girmek için para vermeyi gereksiz bulurum ama bu defa bir istisna yapıyoruz. Şarlman’ın bu katedrale gömülmesi üzerine, başta tacı olmak üzere imparatorluk eşyaları katedralin hazinesinde sergileniyor.

Bir şubat haftasonuna ucuz uçak biletleri ile 3 dünya mirası sığdırmayı başardık. Ne eksiğimiz ne de fazlamız kaldı. Tam da kararında idi, aynı içtiğimiz Kölsch’ler gibi.

Kategoriler: Almanya

0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir